Sultanbeyli Mutlu Son Hizmeti – Masör Ece

Sultanbeyli Mutlu Son Hizmeti  – Masör Ece

Sultanbeyli Mutlu Son sonunda, kaçınılmaz bir halde bir tüm olarak toplumu, kendi sınıfıma yeğ tutmak zorunda kalacaktım. Her şey buyana, ilk ateşi açan bendim. Ne var ki, bunun bilincinde değildim ve babamla derslikımdan olan diğer kiSultanbeylirin beni neden yargıladıklarını anlayamıyordum. Kapana kısılmıştım; burjuvazi, kendi çıkarlarının, bir tüm olarak insanlığın çıkarlarıyla sıkı ilintileri olduğuna inandırmıştı beni. Sanıyordum ki, hepimiz için geçerli olacak gerçekleri aramamda, benim kendi sınıfım bana destek ve yardımcı olacaktır. Oysa ben, niyetimi belirgin olarak ortaya koyduğum vakit, içinden geldiğim sınıf, bana silahını çekmişti.

Sultanbeyli Mutlu Son “el değmemiş doğada yükselen bir hıçkırığa” benzetiyordum. Beni kim, yahut ne yanlış yola sürüklemişti? Niçin? Ve nasıl? Sebebi ne olursa olsun, bir adaletsizliğini bir haksızlığın kurbanıydım ve giderek öfkem, kati, belirgin bir başkaldırıya dönüştü. Kimse beni olduğum benzer biçimde kabul etmek istemiyor, kimse beni sevmiyordu. Her insanın beni bir yana itişini dengelemeye kafi gelecek kadar kendi kendimi seveceğim diye düşünüyordum.

Sultanbeyli Mutlu Son

Sultanbeyli Mutlu Son kendimden oldukça hoşnuttum; ne var ki, özümü tanımak için pek büyük bir çaba gösSultanbeylimiştim. Şimdiden sonra, diyordum, kendi dışıma çıkıp, dışardan gözlemleyeceğim benliğimi. Güncemde kendimle so şekildeSultanbeylir uzun sayfalar tutuyordu. Yeniliği, değişikliği beni şaşkına döndüren bir dünyaya adım atıyordum. Can sorunsı ile melankoli arasında, duygusuzlukla soğukkanlılık içinde fark yapmayı öğrendim. Yüreğin duraksamalarını, kendinden geçmelerini, tutSultanbeylirını, büyük yadsımalardaki yüceliği ve umudun alttan alta yükselen mırıltısını öğrendim.

Dağların uzak maviliği ardında yitip giden bulutlan seyrettiğim akşamlarda olduğu gibi, kendimi kaybetmelere, dağıtmalara vurdum. Seyredilen de bendim, seyreden de. Ancak kendimle ve kendim için varolabiliyordum. Böylesine bir tek, böylesine yüce tatlara varmamı elde eden, sürgünüme, itilmişliğime şükran duyuyordum. Bu tatlan hiç duymamış olanlara acıyor, küçümsüyordum onları. Ve bugüne dek, bunları tatmadan iyi mi yaşayabilmişim diye kendime şaşıyordum. Ayrıca, insanlığa yararlı olma kararında da direniyordum hâlâ. Güncemde Kenan’a çatıyordum boyuna.

Bir büyük insanın, kendi oluşumu içinde bir fakatç olmasına karşı çıkıyor; ancak insanlığın ortak ahlaki ve düşünsel düzeyinin yükselmesine katkıda bulunursa, kendi varlığını kanıtlamış olacağını ileri sürüyordum. Aldığım Katolik terbiyesi, ne denli aşağılık olursa olsun, insanoğluı aslae saymamak icap ettiğini öğretmişti bana. Hepimiz, sonsuz varlık diye adlandırdığım oluşumlarını bütünleme hakkına haiz olmalıydı, izleyeceğim yol mutlaka belirlenmişti: başkalarının yaşamasına yardımcı olabilecek bir sanat yapıtında kendimi bütünleyecek, geliştirecek ve anlatıma ulaştıracaktım. O sırada geçirmekte olduğum yalnızlığı dile getirmem gerektiğini düşündüm. Nisanda romanın ilk sayfalarını döşendim. Eliana adını verdiğim kişide, kuzenlerimle parkta dolaşmalarımı, gezintilerimi sözlere aktardım. Yerden bir ağustos böceği alıyordum, kuzenlerim “bizler de bakalım! Bizler de bakalım!” diye bağırışıyorlardı. Çevremi sarıyorlardı; ben ellerinden kurtulup, ağustos böceğini, kıskançlıkla avucumda gizleyerek kaçıyordum. Onlar da arkamdan. Soluklan kesiliyor, yürekleri güm güm atmaya başlıyordu, izimi kaybettirene kadar, ormanın derinliklerine dalıyor, sonrasında, sessiz sessiz ağlamaya koyuluyordum.